Binlerce yıl boyunca dağların ötesinde, bozkırın kalbinde doğan bir uygarlığın efsanesi. Gök Tanrı'nın gözleri altında şekillenen destanlar, hükümdarlar ve kahramanlar burada yaşıyor. İlber Ortaylı'nın Türklerin Tarihi eseri temel alınarak hazırlanmıştır.
Ortaylı, Türklerin köken efsanelerini incelerken dikkatimizi bir noktaya çeker: Türk kimliği, ne salt bir etnik köken meselesidir ne de katı bir ırk sorusunun cevabıdır. Türklük, büyük ölçüde bir dil, bir kültür ve ortak bir tarih bilincinin ürünüdür. Bu bilinç, mitolojide somutlaşmıştır. Türeyiş Destanı da bu somutlaşmanın en erken ve en güçlü örneğidir.
Destana göre büyük bir yenilginin ardından yalnızca iki genç erkek hayatta kaldı. Tanrı onları korumak için kutsal bir dişi kurdu — Aşina'yı — gönderdi. Mağarada birlikte yaşayan bu gençler ve kutsal kurt, zamanla büyük bir boyun çekirdeğini oluşturdu. Aşina, Göktürk hanedanına adını verecek olan kutsal soyun başlangıcıdır. Türklerin mitolojisindeki kurt imgesi; güç, özgürlük, doğaya bağlılık ve kutsal bir köken bilincini simgeler.
Ortaylı bu konuda şunu vurgular: Türk tarihini yalnızca destanlardan okumak yanıltıcı olur. Mitoloji, gerçekliğin bir aynası değil; toplumun kendini nasıl algıladığının ifadesidir. Türeyiş Destanı bize Türklerin soy bilincini, doğayla ilişkisini ve Gök Tanrı inancını anlatır. Bunlar gerçek tarihsel verilerle birleştiğinde, Türklerin kim olduğunu anlamamızı sağlar. Milattan önce Orta Asya'nın geniş bozkırlarında çeşitli Türk boyları, birbirinden farklı adlar altında ama ortak bir dilsel ve kültürel çatı altında yaşıyordu. Bu boyları bir araya getiren yalnızca güç değil; ortak bir kökene dair inanç ve hikâyeydi. Türeyiş Destanı, bu ortak bilincin sembolik ifadesiydi.
Ortaylı, Türklerin İslam'dan önce sahip olduğu Gök Tanrı (Tengri) inancını özellikle ele alır. Bu inanç sistemi, tek tanrılı ama kurumsal dinden farklıydı. Gök Tanrı; gökyüzünün, evrenin ve adaletin efendisiydi. Kağan, Gök Tanrı'nın yeryüzündeki gölgesiydi — hükmetme hakkı (kut) ona Tanrı tarafından verilmişti. Bu "kut" anlayışı, Türk siyaset düşüncesinin temel taşını oluşturur. Kut'u kaybeden hükümdar, meşruiyetini yitirirdi.
Şamanizm de bu inançla iç içe geçmişti. Kam adı verilen şamanlar, ruhlar dünyasıyla iletişim kurar; hastalıkları tedavi eder, savaşlar için kehanetlerde bulunurdu. Şamanizm, Türklerin Orta Asya'dan taşıdıkları en köklü kültürel mirastır. Bu miras; Türkler İslam'a geçtikten sonra bile halk inançlarında yaşamaya devam etmiş, Alevi-Bektaşi geleneğinde önemli izler bırakmıştır.
Türklerin etnik kimliği tartışmalıdır ve tartışmalı olmaktan çıkmayacaktır. Ama Türklerin kültürel kimliği tartışmasızdır: ortak bir dil, ortak bir tarih bilinci ve ortak bir destanlar külliyatı. Bu üçü bir araya gelince "Türklük" denen büyük medeniyetin çatısı kurulmuş olur.
Ortaylı, Oğuz Kağan Destanı'nı yalnızca bir mitolojik anlatı olarak değil; Oğuz Türklerinin siyasi organizasyonunu açıklayan bir yapısal belge olarak da ele alır. Oğuz, altı oğlunun her birine birer yurt, birer dam ve birer ongun (kutsal kuş) vermiştir. Bu sistematik yapı; Türklerin göçebe olmasına rağmen son derece organize bir toplumsal düzen kurduğunu kanıtlar.
Oğuz Kağan Destanı'nın en dikkat çekici özelliği, toplumsal meşruiyet anlayışını içermesidir. Oğuz'un hâkimiyeti yalnızca güce değil; adalete ve ilahi onaya dayanır. Ortaylı'nın yorumuyla bu destan, Türk siyaset düşüncesinde hükümdarın görevlerini ilk kez açıkça ortaya koymaktadır: savaşmak, adalet dağıtmak, milleti korumak ve kut'u taşımak.
Oğuz'un altı oğlundan türeyen yirmi dört boy — Bozoklar ve Üçoklar — Oğuz Türklerinin tarihsel yapısını belirledi. Bu boyların bir kısmı Büyük Selçuklu'yu, bir kısmı Anadolu Selçukluları'nı ve en önemlisi Osmanlı Devleti'ni kurdu. Kayı boyu — Gün Han'ın soyundan — Osmanlı Devleti'nin kurucu soyudur. Ortaylı bu noktada vurgular: Oğuzname geleneği yalnızca bir destan değil; Oğuz Türklerinin soy sicilidir.
Ortaylı, 10. ve 11. yüzyıllarda başlayan Oğuz göçünü tarihsel bir kırılma noktası olarak değerlendirir. Maveraünnehir'den hareket eden Oğuz boyları, önce İslam'ı benimsedi — bu, göçebe bozkır insanını büyük kentlerin ve yüksek kültürün dünyasına açan bir dönüşümdü. Ardından batıya ilerlediler. Anadolu, Balkanlar, Ortadoğu ve Kafkasya; bu göçün yarattığı tarihin en büyük kültürel dönüşümüne sahne oldu. Türklerin gittiği her yerde yalnızca bir devlet kurmadıklarını; kendileriyle birlikte bir dil, bir müzik, bir mimarlık anlayışı ve bir dünya görüşü de taşıdıklarını Ortaylı ısrarla vurgular.
Oğuz Türkleri, Orta Asya'dan çıkarken yalnızca at ve silah taşımıyorlardı. Taşıdıkları en önemli şey, örgütlenme geleneğiydi. Bu gelenek sayesinde gittikleri her yerde devlet kurdular. Dünyanın başka hiçbir halky bu hızda ve bu ölçekte devlet inşa etmemiştir.
Gün Han: Kayı, Bayat, Alkaevli, Karaevli
Ay Han: Yazır, Döğer, Dodurga, Yaparlu
Yıldız Han: Avşar, Kızık, Beğdili, Karkın
Kayı boyu bu koldan gelir. Osmanlı Devleti'nin kurucusu Osman Gazi, Kayı boyundandır. Bu bağlantı, efsanenin tarihle olan köprüsüdür.
Gök Han: Bayındır, Biçene, Çavuldur, Çepni
Dağ Han: Salur, Eymür, Alayuntlu, Yüreğir
Deniz Han: İğdir, Büğdüz, Yıva, Kınık
Kınık boyu Büyük Selçuklu'nun kurucu boyudur. Selçuk Bey'in soyu bu boydan gelmektedir. Dolayısıyla hem Selçuklular hem Osmanlılar Oğuz Kağan'ın doğrudan torunlarıdır.
Ergenekon Destanı, Türk kültür tarihinin en derin mesajını taşır: yenilgi son değildir. Bir ulusun ezilmesi, yok olması anlamına gelmez; çünkü asıl güç, demirden duvarları eritebilecek irade ve birlik ruhundadır. Ortaylı bu destanı ele alırken tarihsel bağlamını da netleştirir: büyük ihtimalle 4.-5. yüzyılda yaşanan Türk yenilgilerini — özellikle Avarların baskısı altındaki dönemleri — simgelediğini ileri sürer.
Dört kişiyle başlayan sürgün hikâyesi, dağlarla çevrili gizli vadi Ergenekon'da iki yüzyıl boyunca devam etti. Türkler burada çoğaldı, güçlendi ve kalabalıklaştı. Ama vadinin duvarları demirden bir dağdı. İşte o zaman bir demirci öne çıktı: Börte Çine. "Bu dağın içinde demir maden var" dedi. "Yakarsak erir." Tüm boylar birleşti, körükler kuruldu, odunlar yığıldı. Günlerce, haftalar boyunca ateş yanınca demir dağ eridi ve büyüklüğünce bir yol açıldı. O gece Nevruz'du — 21 Mart. Türkler özgürlüklerine ve tarihlerine yeniden kavuştular.
Ortaylı'nın bu destana yaklaşımı çarpıcıdır: "Ergenekon, yalnızca bir çıkış hikâyesi değildir; bir birlikte karar alma sürecinin, teknolojinin sosyal gücünün ve kolektif iradenin destanıdır. Demircilik, Türk kültüründe kutsal bir meslektir. Demir işleyenlere özel statü tanınmıştır. Bu rastlantı değildir; teknoloji ve güç arasındaki ilişkinin tarihsel kavranışıdır."
Türk tarihine baktığımızda defalarca tekrarlanan bir örüntü görürüz: çöküş, sürgün, yeniden toparlanış ve yükseliş. Ergenekon bu döngünün destanlaşmış hâlidir. Her Nevruz kutlaması, aslında bu döngünün kutlamasıdır; baharın gelişi, yeniden doğuşun simgesi.
Ortaylı, Büyük Hun İmparatorluğu'nun önemini vurgularken şunu söyler: Hunlar, göçebe toplulukların bir devlet çatısı altında örgütlenebileceğini dünyaya kanıtlayan ilk Türk topluluğudur. Çin yıllıklarında "Xiongnu" adıyla kayıt altına alınan bu kavim, MÖ 3. yüzyıldan itibaren Doğu Asya'nın kaderini belirledi. Ortaylı, Hunların Türklüğü meselesinde temkinli bir tutum sergiler: Hunların dili kesin biçimde kanıtlanamamış olsa da kültürel, örgütsel ve coğrafi açıdan Türk geleneğinin en erken halkasını temsil ettiklerini kabul eder.
Mete Han (Modun Shanyu), MÖ 209'da yönetimi ele geçirdiğinde yalnızca bir boy liderinin değil; tarihin ilk büyük askerî reformcularından birinin hikâyesi başlamıştır. Onlu sistem — onluk, yüzlük, binlik, on binlik birlikler — dünyada bilinen en erken ve en sistematik askerî örgütlenme modelidir. Bu sistemin bir benzeri daha sonra Cengiz Han tarafından kullanılmış; oradan Timur'a, oradan da Osmanlı ordusuna geçmiştir. Türk askerî düşüncesinin kökü, Mete Han'ın bu buluşundan beslenir.
Ortaylı, Hunların Çin ile ilişkisini de özel bir önem vererek analiz eder. Dünyaca ünlü Çin Seddi, doğrudan Hun tehdidine karşı inşa edilmiştir; bu tek başına Hunların ne kadar büyük bir güç olduğunu kanıtlar. Ama Hunlar sadece "tehdit" değildi; aynı zamanda ticaret ortağıydı. İpek Yolu üzerindeki hâkimiyet, Hunlara muazzam bir ekonomik güç sağlıyordu. Çin, her yıl ipek kumaş, tahıl ve prenses göndererek bu tehlikeyi satın almaya çalışıyordu.
Hunlar sanat alanında da dikkat çekici bir düzeye ulaşmıştı. "Hayvan üslubu" adı verilen sanat biçimi — at, geyik, kartal ve kurt tasvirleri — tüm Avrasya bozkırına yayılmıştır. Altın işlemeciliği, at koşumu süsleri ve silah bezemeleri; kurganlardan çıkan arkeolojik bulgularla belgelenmiştir. Hunlar yalnızca savaşçı değil; aynı zamanda sanatçı ve tüccardı.
MÖ 200 yılında gerçekleşen Baideng Muharebesi, tarihin belki de en ilginç diplomatik çözümünü doğuran askeri zaferlerden biridir. Mete Han, Han Hanedanı İmparatoru Gaozu'yu tam anlamıyla kuşatıp teslim alabilecek durumdaydı. Çin ordusu dağlık arazide mahsur kalmıştı; kaçış yolu yoktu. Ama Mete geri çekildi. Neden? Ortaylı bu soruyu yanıtlarken Mete'nin stratejik dehasını ön plana çıkarır: "Mete, Çin'i ele geçirmenin onu zayıflatabileceğini anlıyordu. Göçebe bir kağan, düzlüklere yerleşirse güç kaybeder. Çin'i vassal olarak tutmak, onu fethetmekten çok daha kârlıydı."
Hunlar, Türk tarihinin başlangıç noktasıdır. Tarihsel belgeler tam anlamıyla ortaya koymasa da kültürel süreklilik açısından bakıldığında, Mete Han'dan Osmanlı ordularına uzanan bir çizgi görmek mümkündür. Bu çizginin adı: askerî örgütlenme ve bozkır devlet geleneği.
MÖ 221-206 yılları arasında inşa edilen Çin Seddi, doğrudan Hun tehdidine karşı yapılmıştır. Dünya tarihinin en büyük inşaat projesi olan bu yapı, Hunların Çin üzerindeki baskısının büyüklüğünü belgeler.
Ortaylı bu noktada ilginç bir gözlem yapar: "Tarihte bir toplumun diğerine göre ne kadar güçlü olduğunu anlamanın en iyi yolu, zayıfın güçlüden korunmak için ne kadar büyük harcama yaptığına bakmaktır. Çin, Hunlardan korunmak için dünyasının en büyük yapısını inşa etti. Bu oran her şeyi anlatır."
Ortaylı, Attila'yı ele alırken Batı'nın bu isim etrafında oluşturduğu "barbar" stereotipini sorgular. "Tanrı'nın kamçısı" lakabı, Roma'nın Attila'yı şeytanlaştırma girişiminin ürünüdür. Gerçek tarih çok daha nüanslıdır. Attila, MS 434'te kardeşi Bleda ile birlikte Batı Hunlarının başına geçti; 445'te kardeşini ortadan kaldırarak tek başına kağan oldu ve ölümüne kadar Avrupa'nın en güçlü hükümdarı olarak kaldı.
Attila'nın yönetim tarzı ilginç çelişkiler barındırır. Roma'nın gözünde bir barbar olan Attila; aslında Latince ve Gotça konuşabiliyordu, Bizans sarayında elçiler kabul ediyordu ve Roma generallerini diplomatik pazarlık masasına oturtabiliyordu. İmparatorluğun başkenti Toksolara (bugünkü Macaristan topraklarında), dönemin büyük Avrupa yerleşimlerinden biriydi. Bizanslı tarihçi Priskos'un anlattığı saray protokolü, "barbar" etiketini kökten çürütür.
Attila'nın en büyük başarısı 451 yılındaki Katalaunum Savaşı'nda değil; öncesindeki Balkan seferlerindedir. Naissos (Niş), Singidunum (Belgrad), Serdika (Sofya) gibi büyük kentleri yerle bir etti; Bizans'ı Mısır ve Anadolu gelirlerinden aldığı büyük vergileri ödemeye zorladı. Konstantinopolis surları ancak ona direnebildi. Attila, Konstantinopolis'i alamadı ama Doğu Roma İmparatorluğu'nu ekonomik açıdan korkutmayı başardı.
Ortaylı'nın vurguladığı en önemli nokta, Attila'nın ölümünün ardından yaşananlardır: 453'te öldüğünde imparatorluğu hızla çöktü. Bu, Hunların merkezî bir siyasi yapıya değil; karizmatik bir liderin etrafında oluşan koalisyona dayandığını gösterir. Attila'nın ardılları birbirleriyle savaştı; boylar dağıldı. Ama Hunların bıraktığı miras, Avrupa'nın etnik haritasını kalıcı olarak değiştirmişti: Gotlar, Vandallar, Burgunderler Hunların baskısıyla yerinden edilmiş; bu hareket nihayetinde Batı Roma İmparatorluğu'nun 476'daki çöküşünü tetiklemişti.
Attila, Avrupa tarihinin belki de en yanlış anlaşılmış figürüdür. Onu barbar olarak damgalayan Romalıların kendisi, ondan çok daha sistematik şiddet uygulayan bir imparatorluk kurmuştu. Attila'nın farkı şuydu: kendi kültürel geleneğine göre hareket ediyordu ve bu gelenek, Roma'nınkinden farklıydı — ama daha az meşru değildi.
Hunların Avrupa'da bıraktığı en kalıcı miras, demografik dönüşümdür. Bugünkü Macar, Bulgar ve Türk halklarının atalarının Avrupa'ya yerleşmesi, büyük ölçüde Hun baskısının yarattığı göç hareketleriyle açıklanabilir. Attila'nın ordusu yalnızca bir istila kuvveti değil; tarihin en büyük demografik mühendislik aracıydı.
Ortaylı, Göktürk Kağanlığı'nın önemini vurgularken şu tespiti yapar: "Türk" kelimesinin resmî bir siyasi kimlik olarak ilk kez kullanılması, 552 yılında Bumin Kağan'ın kağanlığını ilan etmesiyle gerçekleşmiştir. Bu tarihten önce Çin belgelerinde "Türk" ismi geçmekle birlikte, siyasi bir kimlik olarak kristalleşmemiştir. 552 sonrasında "Türk" artık bir etnik grup adı değil; bir devlet kimliğidir.
Göktürk Devleti, Avarları yenip Türkistan'ı tekrar Türk egemenliğine almasının yanı sıra, Doğu-Batı ticaret yolları üzerindeki hâkimiyetiyle de tarihe geçmiştir. İstemi Kağan, batıya doğru harekât yaparak Sasani İmparatorluğu ile ittifak kurdu ve Bizans ile diplomatik ilişki başlattı. 568 yılında Göktürk elçilerinin Konstantinopolis'e gelişi, Türklerin Batı dünyasıyla ilk resmî temasıdır. Bu olay, Ortaylı'ya göre son derece önemlidir: "Türkler, tarih sahnesine çıktıklarında yalnızca bozkır savaşçıları değil; aynı zamanda küresel bir ticaret ve diplomasi ağının aktörleriydiler."
Orhun Yazıtları, Türk kültür tarihinin en büyük hazinelerinden biridir. Ortaylı bu yazıtlara özellikle dikkat çeker: "Bilge Kağan Yazıtı, bir abide değil; bir manifestodur. Türk siyaset düşüncesinin ilkeleri ilk kez burada açıkça ifade edilmiştir: devletin halka karşı sorumluluğu, halkın birliğinin önemi ve dış tehditlere karşı uyanık olma zorunluluğu. Bu ilkeler, günümüz anayasalarında bile örtük biçimde yaşamaktadır."
Kül Tigin'in ölümü üzerine yazdırılan ağıt, Türk edebiyatının bilinen en eski lirik metnidir. "Gözüm görür gibi görmez oldu, bilir gibi bilmez oldu" dizeleri, binlerce yıl ötesinden bugüne ulaşan evrensel bir acının sesidir. Ortaylı bu metni yorumlarken şunu söyler: "Bu satırlarda yalnızca bir kağanın kardeşini kaybetmesi değil; bir devletin geleceğe dair kaygıları dile getirilmektedir."
Göktürkler döneminde Türk Töresi denilen bir örf ve adet hukuku sistemi gelişmişti. Töre; yönetim ilkelerini, savaş kurallarını, mülkiyet haklarını ve toplumsal düzeni belirliyordu. Ortaylı, törenin önemine dikkat çeker: "Töre, Türklerin yazılı olmayan anayasasıdır. Kağan dahil herkes töreye uymak zorundaydı. Hukuk, iktidarın üzerindeydi — bu, göçebe toplumların zaman zaman göz ardı edilen bir demokrasi geleneğinin kanıtıdır."
Türk milleti, ey Türk! Yukarıda Türk atalarını ve amcalarını anlattım. Ondan sonra yükselen Türk milletini bilmek için, buraya yazdırdım... Türk milleti, kendini bil! Yukarıda gök çökmese, aşağıda yer delinmese, Türk milletinin ülkesi ve töresi kim bozabilir?
Günümüz Moğolistan'ında, Orhun Irmağı kıyısında dikilen bu anıtlar Türkçenin bilinen en eski yazılı belgesidir. Bilge Kağan (735), Kül Tigin (732) ve Tonyukuk (716-720) yazıtları; dil tarihi, siyaset felsefesi ve kültürel bellek açısından paha biçilmezdir.
Ortaylı bu yazıtları ele alırken şunu söyler: "Tarihte pek az toplum, bu kadar erken dönemde bu kadar olgun bir yazılı siyaset düşüncesi üretmiştir. Bilge Kağan sadece şikâyet etmiyor; analiz yapıyor, çözüm öneriyor, geleceğe uyarıyor."
682 yılında İlteriş Kağan önderliğinde gerçekleşen diriliş, Türk tarihinin Ergenekon ruhunu yaşatan gerçek bir örnektir. Çin'in boyunduruğuna giren Göktürkler, 50 yıl sonra yeniden bağımsızlıklarını kazandı.
İkinci Kağanlık döneminde (682-744) Bilge Kağan ve askeri dahisi Kül Tigin ile devlet adamı Tonyukuk, üçlü bir liderlik modeli oluşturdu. Ortaylı bu üçlüyü şöyle değerlendirir: "Siyaset, savaş ve akıl — üçü bir araya geldiğinde medeniyet kurulur. Göktürkler bunu yapmıştır."
Ortaylı, Uygur Kağanlığı'nı Türk tarihinin en özgün uygarlık denemesi olarak değerlendirir. Göktürklerin çöküşünün ardından 744'te Kutluk Bilge Kül Kağan önderliğinde kurulan Uygur Devleti, selefleriyle kıyaslandığında belirgin bir fark gösterir: Uygurlar savaşçı kimliklerini korurken aynı zamanda ticaret ve kültürü ön plana çıkardı. Ordubalık (Karabalgasun) başkenti, dönemin önemli kent merkezlerinden biriydi; nüfusu, kütüphaneleri ve ticaret hanlarıyla gerçek bir metropoliten merkez görünümü sergiliyordu.
762 yılında Bögü Kağan'ın Mani dinine geçmesi, Türk tarihinin ilk büyük dinî dönüşümüdür. Ortaylı bu olayı şöyle değerlendirir: "Manicilik, Uygurlara yalnızca bir din değil; yazı, sanat, felsefe ve entelektüel bir gelenek getirdi. Dini, kılıçla değil kitapla benimsemek — bu, Uygurları Türk tarihinin en kendine özgü halkalarından biri yapar." Budizm de aynı dönemde Uygur kültüründe derin izler bıraktı.
Uygur alfabesi, Türk yazı tarihinin en büyük katkılarından biridir. Sogd alfabesinden geliştirilen bu alfabe, Türk dilinin yazıya geçirilmesinde standart araç hâline geldi. Bu alfabe daha sonra Moğol yazısına, Mançu yazısına ve dolaylı yoldan Kiril alfabesinin bazı formlarına ilham verdi. Ortaylı'nın deyimiyle: "Uygurlar kalemi kılıçtan daha güçlü kıldı — ve bu nedenle diğer pek çok Türk devleti çoktan unutulmuşken Uygur mirası hâlâ canlıdır."
Kutadgu Bilig'i yazan Yusuf Has Hâcib ve Divan-ı Lügat'it-Türk'ü derleyen Kaşgarlı Mahmud, her ikisi de Uygur kültürel mirasının üzerinde yükseldi. Bu iki eser, Türk dilinin ve düşüncesinin en büyük abideleridir. Onları yaratan zihniyet, Uygurların "bozkıra kültürü taşıma" projesinin ürünüdür.
Ortaylı, Karahanlılar bölümünde çok kritik bir tespitte bulunur: Karahanlılar, İslam'ı benimsemiş ilk Türk hanedanıdır ve bu kabul, yalnızca bir din değişikliği değil; Türk uygarlığının bir başka boyuta taşınmasıdır. 10. yüzyılın başlarında Satuk Buğra Han'ın İslam'a geçmesiyle başlayan bu süreç, Türklerin İslam dünyasının hem kılıcı hem de kalemi olacağı uzun bir tarihin başlangıcıdır.
Karahanlı devleti, Maveraünnehir ve Doğu Türkistan'da (bugünkü Özbekistan, Tacikistan ve Batı Çin) kuruldu. Balasagun, Taşkent (Şaş) ve Kaşgar gibi şehirler bu devletin kültür merkezleriydi. Özellikle Kaşgar; bilim, edebiyat ve ticaretin merkezi hâline geldi. Kaşgarlı Mahmud işte bu Karahanlı ortamında büyüdü ve Divan-ı Lügat'it-Türk'ü kaleme aldı. Yusuf Has Hâcib de burada Kutadgu Bilig'i yazdı.
Ortaylı'nın en çok vurguladığı nokta, Karahanlı kültürel sentezinin özgünlüğüdür. Türk dili ve Türk kimliği, İslam medeniyetiyle kaynaşırken eriyip yok olmadı; aksine zenginleşti. Kutadgu Bilig — "Mutluluk Veren Bilgi" — Türkçeyle yazılmış, İslami değerleri Türk devlet geleneğiyle harmanlayan bir siyaset ve ahlâk klasiğidir. Divan-ı Lügat'it-Türk ise Türkçenin Arapçadan aşağı kalmadığını kanıtlamak amacıyla yazılmış, Türkçenin ilk büyük sözlük ve grameri olma özelliğini taşır.
1072-1074 yılları arasında kaleme alınan Divan-ı Lügat'it-Türk, Türk dilinin ve kültürünün ansiklopedik bir dökümüdür. Kaşgarlı Mahmud bu eseri Abbasi Halifesi'ne sunmuştur. Eser; Türk boylarının dağılımını gösteren dünya haritasını, Türk atasözlerini, halk şiirlerini ve dilbilgisi kurallarını kapsar. Ortaylı şunu söyler: "Bu eser, bir dilci çalışması değil; bir medeniyetin öz-kanıtlama belgesidir. Kaşgarlı Mahmud, 'Türkler de bir uygarlıktır' diyordu — ve bunu Arapça yazarak, Abbasi halifesine sunarak söylüyordu. Büyük bir cesaret ve büyük bir özgüven."
Karahanlılar, Türklerin İslam uygarlığına entegrasyonunun en yumuşak ve en üretken örneğidir. Onlar sayesinde Türk dili, İslam düşüncesiyle buluştu; Türk sanatı, İslam estetiğiyle harmanlandı. Bu buluşma, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetlerinin tohumlarını attı.
1069-1070 yılında Yusuf Has Hâcib tarafından kaleme alınan Kutadgu Bilig, Türkçenin bilinen en eski edebi eseridir. Dört sembolik karakterin diyaloğu üzerinden devlet yönetimi, adalet ve mutluluk üzerine derin bir felsefe sunar.
Hükümdar Kün-Toğdı (Gündoğdu/Adalet), vezir Ay-Toldı (Devlet/Mutluluk), oğlu Ögdülmiş (Akıl) ve derviş Odgurmış (Kanaat/Zühd) arasında geçen diyaloglar; İslam öncesi Türk devlet geleneğiyle İslami ahlâk anlayışını sentezler.
Kaşgarlı Mahmud'un 11. yüzyılda derlediği bu büyük eser, 7.500'den fazla Türkçe kelimeyi Arapça açıklamalarıyla birlikte sunar. Yalnızca bir sözlük değil; Türk boylarının coğrafyasını, folklorunu ve şiir geleneğini belgeleyen bir kültür ansiklopedisidir.
Eserin en değerli özelliklerinden biri, içerdiği dünya haritasıdır: Türk dünyasını merkezine alan bu harita, döneminin en gelişmiş coğrafi belgelerinden biridir ve Türklerin dünya algısını gözler önüne serer.
Ortaylı, Gazneli Devleti'ni Türk tarihinde özel bir yere koyar: Türklerin İslam dünyasında yalnızca askeri değil; entelektüel ve kültürel açıdan da ne kadar hızlı yükseldiğini Gazneliler somutlaştırmıştır. Samanilerin kölesi iken başlayan yolculuk, kısa süre içinde bağımsız bir sultanlığa ve ardından Hindistan'a açılan büyük bir imparatorluğa dönüştü.
Sultan Mahmud (998-1030), Gazneli Devleti'nin zirvesini temsil eder. 17 Hindistan seferi düzenleyen Sultan Mahmud, yalnızca ganimet toplamakla kalmadı; Gazne şehrini döneminin en büyük kültür merkezlerinden birine dönüştürdü. Sarayında Firdevsi, Biruni ve Utbi gibi devrin en büyük şair ve bilginleri barınıyordu. Firdevsi'nin Şehname'si — Türklerin de soyunu anlatan destanlar içeren bu büyük Fars epik şiiri — Sultan Mahmud'un himayesinde tamamlandı.
Ortaylı özellikle El-Biruni'ye dikkat çeker: "Biruni, döneminin en büyük ansiklopedist bilginidir. Matematiği, astronomiyi, tarihi ve coğrafyayı aynı anda çalıştı. Hindistan hakkında yazdıkları, bugün hâlâ temel referans kaynaklarından biridir. Bu kadar kapsamlı bir bilginin Sultan Mahmud'un sarayında büyümesi; Gazneli sarayının ne kadar canlı ve açık bir entelektüel ortam olduğunu gösterir."
Gaznelilerin çöküşü, Büyük Selçuklular tarafından gerçekleştirildi. 1040 Dandânakan Savaşı'nda Selçuklu kuvvetleri Gazneli ordusunu ezdi. Bu savaş, Türk dünyasında bir neslin bitmesi ve yeni bir neslin doğması anlamına geliyordu. Selçuklular, Gaznelilerin mirasını devraldı ve çok daha geniş bir coğrafyaya yaydı.
Sultan Mahmud'un sarayı, İslam dünyasının o dönemde gördüğü en parlak entelektüel merkezdendi. Firdevsi şiir yazıyor, Biruni matematik ve astronomi araştırıyor, saray müzisyenleri çalıyordu. Bu atmosfer, Türk devletinin yalnızca kılıçla değil; kalemle de büyük bir güç olabileceğini kanıtladı.
Ortaylı, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nu Türk tarihinin en büyük medeniyet projelerinden biri olarak değerlendirir. Selçuklular yalnızca geniş topraklar fetheden bir askeri güç değildi; aynı zamanda İslam düşüncesinin yeniden canlanmasına öncülük etti, kurumsal devlet anlayışını geliştirdi ve Türk kültürünü İslam uygarlığının ana damarına yerleştirdi.
Dandânakan Savaşı'nın (1040) ardından Horasan'ı ele geçiren Tuğrul Bey, 1055'te Bağdat'a girdi ve Abbasi Halifesi'ni Büveyhoğulları'nın boyunduruğundan kurtardı. Halife, bu hizmeti karşılığında ona "Sultanü'l-Meşrik ve'l-Mağrib" — Doğu'nun ve Batı'nın Sultanı — unvanını verdi. Bu unvan sembolik değil; somut bir güç devirinin ifadesiydi. Artık Abbasi halifeleri ruhani otorite, Türk sultanları ise siyasi ve askeri otorite demekti. Bu düalite, Ortaylı'nın dikkat çektiği gibi, sonraki yüzyıllarda İslam dünyasının siyasi yapısını belirleyecekti.
1071 Malazgirt Savaşı, Ortaylı'ya göre dünya tarihinin kırılma noktalarından biridir. Bizans İmparatoru Romanos IV Diogenes'in 200.000 kişilik ordusu, Alparslan'ın 50.000 kişilik kuvvetine karşı tam anlamıyla imha edildi. Ortaylı bu zafer hakkında şöyle yazar: "Malazgirt tek başına Anadolu'yu Türkleştirmedi. Ama Anadolu'nun Türkleşmesinin önündeki en büyük engeli kaldırdı. Bu savaştan sonra Türk boyları Anadolu'ya seli gibi aktı. Tarih, artık farklı bir yöne akmaya başlamıştı."
Nizamülmülk, Ortaylı'nın en çok üzerinde durduğu Selçuklu dönemi figürüdür. Otuz yılı aşkın süre başvezirlik yapan bu devlet adamı, Nizamiye medreselerini kurarak İslam dünyasının öğrenim sistemini kökten dönüştürdü. Bağdat'taki Nizamiye Medresesi, dönemin en prestijli eğitim kurumuydu; İmam Gazali burada müderrislik yaptı. Ortaylı şunu söyler: "Nizamülmülk, devletin yalnızca askerle değil; bilginle de ayakta durduğunu anlayan ender yöneticilerden biriydi. Nizamiye medreseleri, İslam dünyasının üniversitelerine dönüştü."
Sultan Melikşah döneminde (1072-1092) Büyük Selçuklu, sadece siyasi değil; bilimsel açıdan da zirvesine ulaştı. Sultan Melikşah'ın buyruğuyla hazırlanan takvim reformu, Ömer Hayyam liderliğinde bir bilginler heyeti tarafından gerçekleştirildi. Celali Takvimi adıyla bilinen bu takvim, günümüzde kullanılan Gregoryen takvimden daha hassastı. Ortaylı bu olguyu özellikle vurgular: "Ömer Hayyam, Batı'da yalnızca rubaileriyle tanınır. Ama o aynı zamanda döneminin en büyük matematikçi ve astronomlarından biriydi. Selçuklu sarayının bilimsel düzeyi, çağdaşı olan Avrupa krallıklarının çok ötesindeydi."
Selçuklular, Türklerin İslam uygarlığına yaptığı en büyük katkıdır. Onlar bu uygarlığı yalnızca devralmadı; dönüştürdü, yeniledi ve korudu. Özellikle Haçlı Seferleri döneminde İslam dünyasının yaşayabilir kalmasında Selçuklu askeri gücünün payı göz ardı edilemez.
Nizamülmülk'ün Siyasetname'si, Türk siyaset düşüncesinin en önemli klasiklerinden biridir. "Eğer devleti doğru kişiler yönetirse, halk huzur bulur" ilkesi etrafında şekillenen bu eser; yönetimin ilkeleri, vezirlik kurumu ve sosyal adalet üzerine derin bir analiz sunar.
Ortaylı bu eseri şöyle değerlendirir: "Siyasetname, 11. yüzyıl İslam dünyasının yönetim felsefesini yansıtır. Ama aynı zamanda çok daha eski bir Türk geleneğini — töre anlayışını — İslami bir dille yeniden dile getirir. Bu sentez, Selçuklu döneminin en özgün katkısıdır."
Ortaylı, Anadolu Selçuklularını ele alırken şunu vurgular: "Anadolu'nun Türkleşmesi yalnızca askeri bir fetih değildi. Sosyal, demografik ve kültürel bir dönüşümdü. Türkmen boyları Anadolu'ya yerleşirken sadece at ve silah getirmediler; dil, inanç, müzik, mimarlık geleneği ve yönetim biçimi getirdiler. Bu dönüşümün sonunda bugünkü Türkiye doğdu."
Anadolu Selçukluları'nın altın çağı I. Alaeddin Keykubad (1220-1237) döneminde yaşandı. Keykubad, hem askeri hem de kültürel açıdan büyük bir hükümdar portresi çizer. Batıda Bizans'la anlaşarak sınırları güvence altına aldı; doğuda Moğol tehdidine karşı hazırlık yaptı. Denize çıktı: Sinop limanı alındı, Alanya fethedildi ve Akdeniz kıyısına ulaşıldı. "Sultanü'l-Berreyn ve'l-Bahreyn" — İki Karanın ve İki Denizin Sultanı — unvanı, bu coğrafi yayılımın ifadesiydi.
Bu dönemin en önemli kültürel figürü şüphesiz Mevlana Celaleddin Rumi'dir. Belh'ten kaçarak Konya'ya yerleşen Rumi, burada olgunlaştı ve Mesnevi'sini kaleme aldı. Ortaylı Rumi'nin önemine özellikle dikkat çeker: "Rumi yalnızca bir şair değildir; Anadolu'nun yeni kimliğini biçimlendiren bir düşünürdür. Onun 'Ne olursan ol, gel' çağrısı, Anadolu'nun farklı kökenlerden gelen halklara nasıl bir kucaklaşma sunduğunun simgesidir."
1243 Kösedağ Savaşı, Anadolu Selçuklularının bağımsızlığını sona erdirdi. İlhanlı Moğol kuvvetleri karşısında alınan bu ağır yenilgi, merkezi otoritenin zayıflamasına yol açtı. Uçlarda güçlenen Türkmen beylikleri bağımsız hareket etmeye başladı. Germiyanoğulları, Karamanoğulları, Eşrefoğulları ve daha onlarca beylik, Anadolu'yu küçük yurtlara böldü. Bu beyliklerden biri — Karacahisar yakınlarında küçük bir yurt tutan Osmanlı Beyliği — tarihin en büyük imparatorluğunu kuracaktı.
Ortaylı'nın özellikle dikkat çektiği bir başka Anadolu Selçuklu mirası, kervansaray sistemidir. Anadolu'nun dört bir yanına yayılan yaklaşık 200 kervansaray, yalnızca ticari konaklama yerleri değildi; sosyal güvenlik sisteminin bir parçasıydı. Her kervansarayda tüccarlar, hayvanlar ve mallar üç gün ücretsiz barındırılıyordu. Yaralılar tedavi ediliyordu. Bu sistem, Anadolu'yu 13. yüzyılın en örgütlü ticaret koridoruna dönüştürdü.
Mevlana'nın Konya'sı, İslam dünyasının Paris'iydi. Şehre Horasan'dan, Suriye'den, Mısır'dan bilginler ve sufiler akıyordu. Farklı dillerde, farklı düşünce geleneklerinde konuşan bu insanların ürettiği kültür sentezi, Anadolu medeniyetinin en parlak sayfasını oluşturdu.
Ortaylı, Anadolu beyliklerini Osmanlı'nın öncülü olarak ele alırken önemli bir noktanın altını çizer: Bu beyliklerin her biri, Türk devlet geleneğinin bir kolunu temsil eder. Moğol baskısı altında eriyen Anadolu Selçuklu Devleti'nin mirası, onlarca küçük beyliğe dağıldı. Bu beylikler; Saruhanoğulları, Aydınoğulları, Germiyanoğulları, Karamanoğulları, Dulkadiroğulları ve Osmanlı gibi köklü ailelerin yönetiminde, 13.-15. yüzyıl arasında Anadolu'yu şekillendirdi.
Karamanoğulları, bu dönemin en güçlü ve en uzun ömürlü beyliğiydi. Konya ve çevresinde hüküm süren Karamanoğulları, kendisini Anadolu Selçukluları'nın asıl varisi saydı ve zaman zaman Osmanlı ile şiddetli çatışmalara girdi. Türk dilinin resmî dil olarak kullanılması konusunda öncü bir tutum sergileyen Karamanoğlu Mehmed Bey, 1277 tarihli fermanıyla "Bundan böyle divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacaktır" dedi. Ortaylı bu kararı şöyle değerlendirir: "Bu, 13. yüzyılda Türkçenin statüsünü yükseltmeye çalışan bir milliyetçi reflekstir. Devlet işlerinde Farsça ve Arapça yerine Türkçeyi savunmak, Türk kimliğinin korunması adına önemli bir adımdı."
Osmanlı Beyliği ise bu dönemde henüz küçük ama stratejik bir yapıydı. Söğüt ve Domaniç çevresinde, Bizans sınırında konumlanan beylik; gaza ideolojisini benimsemesi, Bizans'la sürdürülebilir ilişkiler kurması ve kademeli toprak genişlemesi sayesinde diğer beyliklerden farklılaştı. Ortaylı bu noktada şunu söyler: "Osmanlı'nın büyümesini yalnızca askeri güce bağlamak yanıltıcıdır. Osmanlı, kurumsal üstünlüğü ve siyasi zekâsıyla büyüdü. Diğer beylikleri ele geçirirken onları yok etmedi; sisteme entegre etti."
Karamanoğlu Mehmed Bey'in Türkçe fermanı, Anadolu'da yaşayan Türklerin kültürel özgüveninin simgesidir. O, imparatorluk kurmadı ama Türk dilinin saygınlığını savundu. Zaman zaman büyük devlet kuranlar değil; dilin ve kültürün bekçileri olanlardır tarih yapanlar.
Karamanoğulları (1250–1487) — Konya, güçlü ve uzun soluklu
Germiyanoğulları (1300–1429) — Kütahya merkez
Aydınoğulları (1308–1426) — Batı Ege kıyıları
Saruhanoğulları (1300–1410) — Manisa çevresi
Candaroğulları (1292–1461) — Karadeniz kıyısı
Dulkadiroğulları (1337–1521) — Maraş yöresi
Osmanlı Beyliği (1299–) — Söğüt ve Bursa
Beylikler dönemi, Türk edebiyatında Türkçenin hâkim dil olmasında kritik bir rol oynadı. Bu dönemde Yunus Emre, Anadolu'nun her köşesinde Türkçe şiirler söylüyordu. Halk dilinde gelişen bu edebiyat, saray şiirinden farklı olarak toplumun derinlerine indi.
Ortaylı, Yunus Emre'yi özellikle vurgular: "Yunus Emre, Türk şiirinin Konfüçyüsü gibidir — toplumun ahlâki omurgasını kuran isimdir. Onun şiirleri yalnızca estetik değil; toplumsal bir manifesto niteliği taşır."
Ortaylı, Osmanlı İmparatorluğu'na yaklaşırken hem coşkulu bir tarihçi hem de soğukkanlı bir analist olarak konumlanır. Osmanlı'yı basit bir şekilde "yüce" ya da "geç kalmış" olarak yaftalamak yerine, özgün bir tarihsel fenomen olarak ele alır. "Osmanlı Devleti, tarihte görülmüş en uzun ömürlü hanedanlardan birinin yarattığı en karmaşık toplumsal düzenlerden biridir" der. Bu karmaşıklık onun zaafı değil; gücüdür.
Osman Gazi'nin Söğüt'te başlattığı küçük beylikten büyük imparatorluğa giden yolda, Ortaylı birkaç kritik faktörün belirleyici olduğunu söyler. Birincisi: coğrafi konumun önemi. Bizans sınırında konumlanan beylik, "gazi" ideolojisini ön plana çıkardı; İslam'ın sınırını genişletmek kutsal bir görevdi ve bu ideoloji, hem inançlı Türkmenleri hem de çeşitli kökenlerden gelen savaşçıları beyliğin çevresinde topladı. İkincisi: kurumsal esneklik. Osmanlı, fethettiklerini yok etmedi; sisteme entegre etti. Devşirme sistemi bu esnekliğin en özgün örneğiydi.
1453 Konstantinopolis'in Fethi, Ortaylı'nın özellikle üzerinde durduğu bir dönüm noktasıdır. Sultan II. Mehmed bu fethi gerçekleştirdiğinde 21 yaşındaydı. Ortaylı şunu söyler: "Fatih, Konstantinopolis'i İslam adına değil; bir Roma imparatorunun yaptığı gibi fethetti. Hagia Sophia'da ilk cuma namazının kıldırılmasından önce, imparatorluk sarayı alındı ve Fatih tahta oturdu. O kendini Hz. Mehmed'in arkadaşı saymıyor; Sezar'ın halefi sayıyordu." Bu yorum, Fatih'in Rönesans bilgeliğiyle Türk geleneğini birleştiren evrensel hükümdar kimliğini gözler önüne serer.
Devşirme sistemi, Osmanlı'nın en tartışmalı ama en özgün kurumsal buluşudur. Hristiyan tebaa arasından seçilen çocuklar saraya alınır, Müslümanlık ve Osmanlı kültürüyle yetiştirilerek yönetici ya da asker olurdu. Bu sistem hem zulüm hem de toplumsal yükselişin bir aracı olarak tartışılmıştır. Ortaylı'nın yorumu nüanslıdır: "Devşirme sistemi, modern Batılı değer yargılarıyla kolayca mahkûm edilebilir. Ama kendi zamanında, bu sistem sayesinde Sokollu Mehmed Paşa, Sinan ve daha onlarcası en yüksek makamlara yükseldi. Bu, katı sınıflı Avrupa monarşilerinin hiçbirinde mümkün değildi."
Kanuni Sultan Süleyman dönemi (1520-1566), Osmanlı'nın mülk genişliği ve kültürel zenginlik bakımından zirvesidir. Rodos, Belgrad, Macaristan, Trabzon, Bağdat, Rodos ve Cezayir bu dönemde Osmanlı topraklarına katıldı. Ama Ortaylı'nın daha çok vurguladığı, bu dönemin mimarisi ve hukuk reformlarıdır. Mimar Sinan, Süleymaniye Camii başta olmak üzere 400'den fazla eser inşa etti. Kanuni, "Kanunname" adı verilen hukuk kodifikasyonu çalışmalarıyla şeriat dışındaki örfi hukuku sistematize etti.
Osmanlı'nın millet sistemi, farklı din ve etnik grupların bir arada yaşamasının özgün modeli olarak Ortaylı'nın en çok öne çıkardığı Osmanlı kurumlarından biridir. Rum Ortodoks, Ermeni Apostolik ve Yahudi toplulukları; kendi hukuk mahkemeleri, kendi din önderleri ve kendi eğitim kurumlarıyla yaşıyordu. "Bu sistem, modern liberal demokrasinin değil; 15. yüzyıl Osmanlı pragmatizminin ürünüdür" diyen Ortaylı, bunu hem bir başarı hem de sınırlı bir model olarak değerlendirir.
Ortaylı, "Osmanlı'nın Gerileme Çağı" kavramını tartışmaya açar. 17. yüzyıldan itibaren Osmanlı'nın Avrupalı güçler karşısında toprak kaybetmeye başlaması, tarihçilerin "gerileme" teorisi çerçevesinde açıkladığı bir dönemdir. Ortaylı bu yaklaşımı eksik bulur: "Osmanlı gerilemedi; dönüştü. Avrupalı devletler büyük bir hızla değişirken Osmanlı daha yavaş değişti. Bu fark, zaman içinde açığa dönüştü. Ama bunu 'çürüme' olarak tanımlamak, Osmanlı'nın geç dönemde gerçekleştirdiği muazzam reform çabalarını görmezden gelir."
Osmanlı, Roma mirasını, İran bürokrasisini, Türk askeri geleneğini ve İslam hukukunu harmanlayarak dünyada eşi görülmemiş bir yönetim modeli kurdu. Bu modeli yalnızca "Türk" ya da yalnızca "İslam" kategorisine sokmak mümkün değildir. Osmanlı, tüm bu unsurların ötesinde özgün ve özgünlüğünü son güne kadar koruyan bir medeniyettir.
Ortaylı, Osmanlı'nın dünya medeniyetine katkılarını dört başlık altında özetler:
Hukuki: Mecelle (1869-1876), İslam hukukunun modern kodifikasyonu olarak Türkiye, Suriye, Ürdün ve Irak hukukunu şekillendirdi.
Mimari: Mimar Sinan'ın eserleri, Avrupa ve Ortadoğu mimarlığını birleştiren bir senteztir. Süleymaniye ve Selimiye, Roma'dan beri yapılmış en büyük kubbeleri barındırır.
Siyasi: Millet sistemi, çok dinli ve çok dilli toplumları bir arada yönetmenin tarihsel örneğidir.
Coğrafi: 30 modern devletin sınırları, Osmanlı haritasından çizilmiştir. Bugünkü Orta Doğu'nun her çatışması, Osmanlı sonrasının açık yaralarıdır.
Ortaylı, Dede Korkut Hikayeleri'ni incelerken özellikle kadın tasvirlerine dikkat çeker. "Türk edebiyatında kadın bu kadar özgür ve güçlü nadiren çizilmiştir. Burla Hatun, Selcen Hatun gibi karakterler; köle ya da süs değil, toplumun eşit ortaklarıdır. Bu, İslam öncesi Türk toplumunun kadına bakışının izleridir."
On iki hikâyeden oluşan bu derleme; yalnızca edebi değil, dilbilimsel ve kültürel açıdan da paha biçilmez bir kaynaktır. Oğuz Türklerinin inanç dünyası, toplumsal değerleri ve gündelik yaşamı bu sayfalarda kristalleşmiştir. Ortaylı şunu vurgular: "Dede Korkut, bir tarih kitabı değildir. Ama bir tarihçi için, resmi kaynaklardan çok daha fazla şey anlatır. Bir toplumun neye değer verdiğini, neyi güzel bulduğunu, nelerden korktuğunu öğrenmek için destanlarını okuyun."
Tepegöz hikâyesi, Homeros'un Kyklops efsanesiyle çarpıcı benzerlikler taşır. Bamsi Beyrek ise uzun bir esaretten dönen yiğidin nişanlısını bulma hikâyesiyle Odysseia'yı andırır. Bu benzerlikler, Ortaylı'ya göre bir kopya değil; insanlığın evrensel anlatı kalıplarını farklı kültürlerin nasıl işlediğinin kanıtıdır. "Dede Korkut, Türklerin Homeros'udur" der Ortaylı — hem bir övgü hem de bir gerçeklik tespiti.
Dede Korkut şöyle der: "Yiğit erin at ölmese yaya kalır, kopuz çalınmasa saz ölür. Kadın erin yüzüne gülmezse ev harab olur." Bu satırlarda yalnızca güzel sözler değil; bir medeniyetin aile, müzik ve onur anlayışı gizlidir.
Dede Korkut hikâyelerini okurken şunu fark ederiz: Türkler destan anlatırken yalnızca kahramanlık değil; incelik, vefa ve adalet de anlatıyor. Bu, göçebe bir halkın yarattığı "sert" edebiyat değil; derin bir toplumsal bilgeliğin dile gelişidir.
1. Dirse Han Oğlu Boğaç Han
2. Salur Kazan'ın Evinin Yağmalanması
3. Kam Büre Beg Oğlu Bamsı Beyrek
4. Kazan Beg'in Oğlu Uruz Beg
5. Duha Koca Oğlu Deli Dumrul
6. Kanlı Koca Oğlu Kan Turalı
7. Kazılık Koca Oğlu Yegenek
8. Basat'ın Tepegöz'ü Öldürmesi
9. Begil Oğlu Emren
10. Uşun Koca Oğlu Segrek
11. Salur Kazan'ın Tutsak Olması
12. İç Oğuz'a Dış Oğuz'un Asi Olması
Eserin iki el yazması nüshası günümüze ulaşmıştır: biri Dresden'de, biri Vatikan'da. Her iki yazma da 16. yüzyıla aittir; ama anlattıkları olaylar çok daha eskiye gider.
UNESCO, 2018 yılında Dede Korkut'u Somut Olmayan Kültürel Miras listesine aldı. Türkiye, Azerbaycan ve Türkmenistan bu ortak mirası birlikte tescilletti — çünkü bu üç coğrafya da aynı destanın torunları olduğunu biliyor.